'28 Şubat kararlarını gördüğümde el insaf dedim'

14 Aralık 2012, 13:40
Bu röportaj 1817 kez okundu
'28 Şubat kararlarını gördüğümde el insaf dedim'
 Uzun yıllar   bültenlerinin vazgeçilmezleri arasında yerini alan biri Oğuz Haksever. 30 yıldan fazla medyanın içinde olan Haksever 12 Eylül darbesi olduğu dönemde Başbakanlık muhabiriydi. Bu anlamda darbenin medya üzerinde etkisini birebir   bir isim. Türk siyasi , yaşanan tartışmaları, polemikleri ile acı tatlı birçok olaya tanıklık eden Haksever, 'beyaz cama' gerek sempatik görüntüsü gerekse kalın tok sesiyle   veriyor.

Oğuz Haksever, şimdilerde haftanın 5 günü NTV ekranlarında 'Günün Gündemi'ni enine boyuna irdeliyor. Mesleğe 4 yıl kadar ara verip tavukçuluk yapsa da onun tek bir derdi var 'haber' vermek. Aslında haber vermenin yanında Türkiye'nin pek de alışık olmadığı insan odaklı fotoğrafları da analiz eden Haksever, 2001 yılından beri NTV'de Haber Müdürlüğü ve Haber Koordinatörlüğü görevlerini de üstlendi. Şimdi ise editör-sunucu olarak izleyicilerin karşısına çıkıyor. Usta televizyon habercisi Oğuz Haksever ile Cihan Medya Haber dergisi için televizyonculuğu, televizyon haberciliğini masaya yatırdık. Özellikle 28 Şubat dönemindeki ATV Haber Merkezi'nde yaşananları tüm samimiyetiyle anlatan deneyimli gazeteci, Fethullah Gülen'in konuşmasının yer aldığı kaseti deşifre etmiş aynı zamanda.  Oğuz Haksever, Gülen kasetinin yayına verilmeden önce perde arkasında neler yaşandığını anlatırken, "Gülen kasetleri yayına verilmeden önce, kendisinden görüş almalıydık." diyor. O dönem ATV'nin askerlerin etkisinde kaldığını söyleyen Haksever ile o dönemleri konuştuk. Ayrıca gazeteciliğe nasıl başladığından, Hopa mevzusu yüzünden Ruşen Çakır-Başbakan tartışmasından tutun da günümüz televizyon haberciliğinde uluslararası ölçekte neredeyiz? Nasıl olması gerekir? sorularına cevap aradık.

Televizyonculuğa nasıl başladınız? Hayalinizde olan bir meslek miydi?

1979 senesinde Etibank'ta bankacılık dış muameleler şubesinde ithalat işlerine bakarken hayalim gümrük işlerinden anlayan uzman olmaktı. O dönemde TRT'nin sınavına girdim. İlk sınavı ve mülakatı geçtim. Kafamda aman aman bir arzu yoktu aslında. Çok büyük ustalardan ders aldım. Orada uyandım; 'Vay canına ya.. Ne kadar güzel bir meslek!..' Gördüğüm kurs sırasında mesleğe bakış açım değiştiğinden işi çok ciddiye aldım. İkinci sınavda da başarılı oldum. Beni ve birkaç arkadaşı genel müdürlükteki haber merkezine aldılar. Çok saygı duyduğumuz bir isim olan Muammer Yaşar Bostancı'nın ellerindeydik... 

İdealistler olarak kendisini tanıdığımızdan tedirginlik duymadık. İlk söylediği şey 'Siyasi görüşlerinizi asla buraya getirmeyeceksiniz.' oldu. Çünkü İsmail Cem'in ekibinde olduğumuz için komünist falan diye bakıyorlardı bize. Öyle bir algı vardı her tarafta. Oysa bizim derdimiz haberci olmaktı. Haber merkezinde bizleri ustaların yanına paylaştırıyorlardı. Beni ve Şeref Yiğit'i, tanımadığım ama sonra çok değerli biri olduğunu anladığım rahmetli Bülent Güllapoğlu'nun yanına verdiler. Meğer bizi Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, siyasi partiler muhabirliğinin yanına vermişler. Hatta herkes yanımıza geldi 'En şanslı sizsiniz, hem de Bülent Güllapoğlu'nun yanına düştünüz' dediler. Doğrudan iç politika muhabirliği ile işe başladım.

Güllapoğlu ile çalışmak size nasıl bir deneyim kazandırdı?

Daha ikinci gün beni Başbakanlık merdivenlerine götürdü. Başbakan Süleyman Demirel'i takip ediyorduk. Hepimizin başı dönüyor. Sırtımızda o zamanlar Nagra teypler, etrafta Başbakanlık muhabirleri.... Sonra Köşk'e çıktık. Bülent Güllapoğlu benim için çok büyük bir şanstı. Değerli bir haberciydi. Hiç unutmuyorum biz Demirel Başbakan iken çatır çatır sorular sorardık. Demirel de hiçbir zaman 'Kim bu yeni yetmeler' diye de bakmazdı. Ecevit'i ziyarete götürdü bizi Bülent Güllapoğlu. Bu anlamda gerçekten benim için müthiş bir deneyimdi.

'80 DARBESİ OLDUĞUNDA BAŞBAKANLIK MUHABİRLERİ AÇIKTA KALDI'

1980 darbesi olduğunda o dönemde Başbakanlık muhabiri olarak neler yaşadınız?

Darbe olduğunda rahmetli Mevlüt Akın ile birlikte tatildeydik. Hemen geri döndük. Bir süre ustamız Güllapoğlu ile alışkanlıktan Başbakanlık merdivenlerinde Başbakan'ın gelmesini bekledik. Bugünkü sistemin biraz daha samimisini düşünün. Başbakan Süleyman Demirel arabadan indiği anda hemen yanına yaklaşırdık. Kameralar, mikrofonlar hemen çalışırdı. Demirel de "Merhaba çocuklar nasılsınız?" derdi. O alışkanlıkla o merdivenlerden ayrılmadık. Siyasi partiler yoktu artık. Başbakan Bülent Ulusu olduğunda o eski samimiyet kalmadı. Çünkü Bülent Bey, doğrudan içeriye girerdi. Bize belli bir süre sonra 'gidin' dediler. 
 

'MESUT YILMAZ'IN ÇATUR ÇUTUR KRAKER YEMESİNİ DEFLARCA YAYINLAMAK YANLIŞTI'

ATV'de neleri başardınız? Neleri başaramadınız?

Baki Şehirlioğlu, Ayşenur Arslan, Ali Kırca, Ferhat Boratav çekirdek kadroydu. Bu kadro 'TRT haberciliğini olması gerektiği gibi yapacağız' diye yola çıktı. Önemli ölçüde başarı orada yatıyordu. Dolayısıyla düzgün özgür habercilik!.. Çok da başarılı bir kadroydu. Bu takıma rüya takımı diyorum. Bu takım bir araya geldi ve bir şey yaptı. Orada küçük bir leke 28 Şubat rüzgarının o tarafa da vurması oldu. Askerlerin etkisinde kalındı. Ayrıca Dinç Bey'in kendini bir tarafta olma durumunda hissetmesiydi. Bunu kendisi de söylüyor. 28 Şubat öncesi Çiller'den yanaydı grup... Mesela bir açıkoturumda Mesut Yılmaz sinirlenmişti, önündeki krakerleri çatur çutur yiyerek sinirini krakerden çıkarıyordu. Gerçekten de belki bir televizyon habercisi olarak da üzerinde durulması gereken bir görüntüydü. Bunu defalarca yayınlamak yanlıştı. Başarısızlık değil belki ama bana göre tatsızdı.

28 Şubat döneminde ATV'ye servis edilip de sizin yayınlamadığınız haber veya görüntü oldu mu?

Bunu bilmiyorum. Ama ATV Haber'in kalitesini göz önüne aldığımızda olmalı diye düşünüyorum.

Gazetelere o dönem askerî kanattan sarı zarflar içinde haberlerin geldiğini biliyoruz. Televizyonlara da bu ve benzeri zarflar geldi mi?

Ben tanık olmadım. O kadar ince işler Ayşenur Arslan ve Ali Kırca arasındaydı. Ayşenur ablamız yazmış veya anlatmıştır belki... Ne derse doğrudur.

28 Şubat medyası ile bugünkü medya arasında ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz?

Elbette artık haber değeri taşıyan her siyasi durumda "Asker ne diyor acaba?" sorusu sorulmuyor. Yalnız 28 Şubat dönemine oranla meydada da daha keskin bir kutuplaşma olduğunu hepimiz gözlemliyoruz. Medya birbirine daha fazla bel altından vuruyor.

'ATV'de Gülen kasetlerinin yayına verilmesi yanlıştı

Fethullah Gülen'in konuşmalarının yer aldığı görüntüleri yayınladı ATV. Bu konuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Fethullah Gülen'in gizli çekilmiş görüntülerinin servis edilmesi, bunların yayına verilmesi yanlıştı. Tek taraflı olması açısından, o kesimden bir görüş alınmaması açısından yanlıştı... Bununla birlikte görüntülerin nasıl geldiği konusunda en küçük bir bilgi sahibi değilim. Sadece Betacam formatına aktarılmış kasetler önüme geldi. Onların deşifresiyle uğraşmıştım. Haberi yayınlayalım mı yayınlamayalım mı gibi bir konuşma da yapmadık. İçerik olarak haber değeri taşıyan yanı da vardı. Fethullah Gülen o konuşmalarında 'kaymakam olun, hakim olun, savcı olun', gibisinden karşısındaki insanlara bir çağrı yapıyordu. Bu, haber değeri taşıyordu. O görüntüleri elde eden birisi, o ortamda o günün şartlarında haber olarak değerlendirirdi. Görüntülerin çok açıkça yayın toplantısında konuşulduğunu söyleyemem. Biz de bir telaş bir telaş onları yayına hazır hale getirdik. Bir tefrika oldu ve birkaç gün üzerinde çalıştık.

Bugün öyle bir görüntü gelmiş olsa yayınlar mıydınız?

Yayınlamak için çok daha fazla düşünürüm elbette. Görüntüleri yayınlanan kişi ya da yakınındakiler ne düşünüyor ne diyor diye sormak gereğini hissederdim.

O yıllar Türk siyaseti açısından çok kritik yıllardı. Medyanın o dönemki hastalıkları nelerdi?

Askeri, ülkenin yapısı açısından siyasetçilerin önüne koymasıydı. Mutlaka askerî kanada dönülüp bakılırdı. Sırf bu yüzden belki de gazeteciliğin, haberciliğin temel düsturları unutuluyordu. Ortaya 'andıç' atıldı diye 'vay hainler' falan gibi neler yazıldığını biliyoruz. Çok enteresan, daha sonradan bunları yazanlar Basın Konseyi başkanlığı yaptı. Bana göre bu virüs gibi bir şey. Zınk diye organizma zayıf düştüğünde, grip gibi hemen devreye giren bir virüs. Geçmişten gelen bir hastalık!.. Askerin elinde o virüsü canlandıran elektrik gibi bir şey vardı sanki. Bir dokunuyor; gazetecilik, habercilik falan filan pek çok şey bir kenara atılıyordu.

Yaptığınız haberler için o dönem askerî kanattan hiç eleştiri aldığınız oldu mu?

Haberler için telefon açılmış mıdır açılmamış mıdır onu ben bilmiyorum. O tür konuşmalar ATV haber merkezi ile de yapılmazdı. Yapılıyorsa da yönetim katında yapılıyordu. Onu ben bilmiyorum.

'METAFORLAR ÜRETEREK HABERLERİ YAYINLIYORDUK'

ATV Ana Haber'i o dönem rakipleri arasında nasıl bir yere oturtuyordunuz?

Rahmetli Ufuk Güldemir en önemli rakibimizdi. Hatta gazetelere ilan vererek karşılıklı atışmalar falan da oluyordu. Aslında o ne yapıyor bu ne yapıyor diye bakmazdık. Kendi işimize odaklanmıştık. Ama bir süre sonra birtakım metaforlar üreterek haberleri oradan yürütmek başladı. Reyting söz konusu olunca haberi yamultup reyting elde edene öykünmek, kaçınılmaz gibi görünüyor... Bakın bugünlerde bile bu böyle... Duyduk ki rakip kanallardan birinin yöneticileri "ne yaparsanız yapın reyting yapın" tembihini personele iletmiş... Eğer doğruysa -ki, bazı işaretler görünüyor- bu girdaba kapılmamak için, reyting uğruna yayıncılık yapmamak için çareler düşünüyoruz.

Ne gibi metaforlar mesela?

Bir haberi verirken, onunla alakası olmayan unsurları ortaya koyup yayınlamak, yaptığınızda gündem olmasa da hayatımızı değiştirecek nitelikte olmasa da her zaman reyting getireceği garanti konuları işlemek  gibi!.. Din mesela... veya haberi eğlenceli yapmak, aralara bantlar, şunlar bunlar koymak. Hatta bir ara ben onunla dalga geçen bir haber hazırladım. Bir çeşit sitemdi aslında o hazırladığım haber. Hoş bir şeydi ama niye yaptım diye sorarım kendi kendime. Doğru olanı bir arada göstermeye çalışan bir hicivdi. O zamanlar Microsoft'un bir davası vardı. O dava, bilişimde önemli bir olaydı. Toplantılarda söylüyorum söylüyorum bir türlü haberini yapamıyoruz, girmiyordu. En sonunda Ali Kırca 'yap haberi' dedi. Fakat 'öyle bir yap ki; bir hiciv de olsun' dedi. Haberi Sevda Demirel'in silikonlarıyla, o sırada magazin olan ne varsa onlarla birlikte verdim. Hâlâ betası elimde durur. Saçma sapan bir şeydi. Ama hiciv olsun diye Silikon Vadisi'nden bahsederken, Sevda Demirel'in göğüslerini falan veriyordum. Çok ses getirdi o haber.

ABD'de ki mahkemede duruşma oluyordu, bizim Türkiye'deki mahkemelerden kavgalı duruşmaları falan veriyorduk görüntülerde. 'Halkın ilgisini hangi görüntü çeker? Daya gitsin, alakası olsun veya olmasın, onları da ver o arada' anlayışıyla hareket ediliyordu bizde bunu hicvediyorduk.. Bundan mümkün olduğu kadar kaçmaya çalışsak da kaçamadığımız yerler de oldu. Çünkü işin içine reyting mücadelesi girince, Türkiye'de televizyon haberlerini üretenler yeterli donanıma sahip olmadığı için bu tür yollara sapıyorlardı. İşte bir Microsoft olayını halkın kolaylıkla anlayabileceği şekilde nasıl anlatırımı, böyle ortaya koyduk. Aslında öyle değil. Donanımlı bir televizyon habercisi birikimi olsaydı elbette bu tür sapmalara gitmeden düzgün bir şekilde bu anlatılabilirdi. Anlatılamadığı için o Microsoft haberi bir türlü bültene girmezdi.

'BAŞBAKANLIK'TAKİ İFTAR YEMEĞİ ATV TARAFINDAN MÜTHİŞ KÖPÜRTÜLDÜ'

Siz haber merkezinde postmodern darbenin ayak seslerini nasıl hissettiniz?

Aslında bekleniyordu, öyle bir his vardı. Doğrudan bana o türde bir şey gelmedi ama görülüyordu. Başbakanlık Konutu'ndaki şeyhlere verilen iftar yemeği, Erbakan'a göre din büyüklerine verilen yemek müthiş köpürtüldü, bütün kanallar tarafından. Dolayısıyla ATV tarafından da. Olağanüstü bir sesle verildi. O zaman anladık bazı şeylerin olacağını. Sonradan da MGK toplantısına gözler çevrildi. Cuma günüydü yanılmıyorsam. Cumartesi de nöbetçiydim, tüm gelişmeleri takip etmek bana kalmıştı.

Ne düşündünüz o an?

Çok açıktı yani. Devrim yasaları uygulansın diye bana göre sırf dürten, iktidarı zor durumda bırakan maddeler gündeme geldi. Benim dikkatimi o çekti. Aslında o kararlarda tartışılması gereken maddeler bu devrim yasalarıyla ilgili olanlardı... Erbakan'ı kendi tabanında mahçup etmek zavallı göstermek için bildiriye konmuşlardı. MGK'dan tavsiyeler! Onun ötesinde 8 yıllık eğitime itirazım yoktu. Ama devrim yasaları, kılık kıyafet bilmem ne bu konuda izleme birimi oluşturulsun vs. El insaf dedim yani. İlginç olan ise o yasaların hâlâ duruyor olması.

NTV ile birlikte Oğuz Haksever'de neler değişti?

NTV'nin bende olumlu anlamda çok büyük etkisi olmuştur. Geçmişte reyting kaygısı yüzünden gündeme getirilmesi için zorlandığımız haberlerin burada anında yayına girdiğine tanık oldum. NTV'de hiçbir zaman bir yadırgama hissetmedim. İşin etik boyutu konusunda öteki popüler kanallarda ne kadar "özgürsek" burada işin içine 'etik' girdiği zaman o kadar özgür olmuyoruz. Bu durum beni bir anlamda TRT yıllarıma geri döndürdü. TRT'deki heyecanıma yeniden döndüm NTV'de. NTV'de marşa basınca depara kalkacak bir ekip vardı ilk başladığımda. Şimdi o ekip Doğuş Yayın Grubu'nu yönetiyor.

Özel kanalların kurulmasında televizyon haberciliğine nasıl katkısı oldu?

Başlarda bir katkısı olmadı. Kötü niyetli kullanıma katkısı oldu... Özel kanalların kuruluşu çok kötü başladı. İlk özel kanalı kuran kişi işin gücünü anladı ve olduğu gibi televizyonun gücünü kendisi için kullanmaya başladı. Montajın başına gidiyordu o şahıs... O dönemlerde o kanalda çalışanları bir dinleseniz. Kim bilir neler anlatacaklar? İşinizi düzgün yapmaya çalışırsanız, rakiplerinizin maraz yollara başvurup reyting elde etmelerine tosluyordunuz. Kendimden örnek vereyim. ATV'de hafta sonları bülten hazırlayıp sunuyordum. Hem ödün vermeyeceğim, hem izleyicinin ilgisini çekeceğim, hem de reyting yapacağım. Böyle bir derdimiz vardı, bunu nasıl hallederiz? Büyük bir sorundu bu. Televizyon haberini tam anlamıyla içselleştirmiş bir kadro yoktu o dönem. Ayrıca özel kanalların kuruluşunda TRT'den cesaret edip ayrılan olmadı. Çok birikimli, yetenekli isimleri hemen alamadılar. Gidenlerse bir şey öğretmediler. Çünkü onlar öğrenirse, beni geçer kaygısı oldu. Fazla da bildiklerini söyleyemem hani... Yıldızlar TRT'de kalmayı tercih ettiler. Ali Kırca bile 90'larda ayrıldı TRT'den. Etkin olması zaman aldı ATV'ye kadar... Dolayısıyla özel kanallar biraz aksak başladı.

'TELEVİZYONLARIN EN ÖNEMLİ SORUNU MUHABİR SAYISININ AZLIĞI'

Dünya ile karşılaştırdığımızda Türkiye'deki televizyon haberciliğini nasıl bir yere oturtuyorsunuz?

Türkiye'de bu iş başarıyla yapılıyor. Bugün gelinen noktada bambaşka bir yerdeyiz. BBC, NBC ile falan karşılaştırırsanız soru işaretini koyabiliriz. Hâlâ onlara ulaşmaya çalışıyoruz. Birçok yerde oralar izleniyor, ne yapıyorlar, ne ediyorlar diye bakılıyor. Bizdeki en önemli sorun muhabir. Çünkü az muhabir kadrosuyla televizyon haber bültenleri hazırlanıyor. Ana damardaki gazeteleri önünüze alın, akşam ana haberlerin yayın saatinde hepsinin birinci sayfasının ekranlarda, televizyon haberine dönüştürüldüğünü görürsünüz. Televizyonların bir gün önce tükettiği haberi, ertesi gün gazeteler birinci sayfadan gördüğü için tekrar televizyonlarda dönüyor. Bunun sebebi televizyonlarda muhabir kadrosunun az olması. Ne yapsın çocuklar, kendi haberlerini getiremiyorlar ki. Bu anlamda pastanın en büyük dilimi ajansların elinde!.. Dünyanın sayılı televizyonlarında ise durum tam tersi, muhabir kadrosu oldukça geniş!..

Haber kanallarının ortaya çıkması ile habercilikte gazetelerin etkisi ne ölçüde azaldı veya arttı?

Habercilik noktasında gazeteler hâlâ televizyonların önünde. Gazeteler sadece anlık gelişmelerde geri kalıyor. Baskıya kadar televizyonların verdiği haberi bir şekilde öne götürebiliyor, ertesi gün daha ayrıntılı verebiliyorlar. Televizyonlar veya haber kanalları sürekli muhabirlerle canlı yayın yapmaktan, muhabir yerinden kalkıp istihbarat yapamıyor ki. Haber merkezleri istihbarat yapmaya çalışıyor ama onlar da rutin ile daha çok meşgul. Arka planda bir haber prodüksiyonu üretecek kadronun eksikliğini yaşıyor televizyon haberleri....Televizyon haberleri için muhabir kadrosu zengin olmalı. Televizyonda artık muhabir dediğimiz kişiyi, ekranda kendisine bağlanıldığında olanı biteni düzgün anlatan insan olarak algılıyoruz. Bunu daha öne koyuyoruz. Aslında dünyadaki uygulama şöyledir: Muhabir vardır tamam gerçekten gazetecidir, ekran önündedir. Ama aynı zamanda arkasında da enformasyon toplayan, bilgi derleyen, belge toplayan bir prodüktörü vardır. Bunu Türkiye'de hayata geçirmek gerekir. O zaman inanılmaz işler yapar televizyonlar. Televizyon haberciliğinin Türkiye'de ilerlemesinin en önemli göstergesi ajanslardır. CİHAN, İHA, DHA ve AA çok başarılılar.

'SADECE 'PEKİ' DEDİĞİM İÇİN SOSYAL MEDYADA ANA AVRAT KÜFÜR YEDİM'

2011 seçimlerinden önce Başbakan'ı NTV'de ağırlamıştınız ve Ruşen Çakır'ın Hopa ile ilgili sorusuna Başbakan'ın verdiği cevap oldukça sertti.

Aslında program bittikten sonra Başbakan'dan bu konuda rahatsız olduğuna dair hiçbir ima yoktu. İnsanlar kendi önyargılarını birtakım insanlara yapıştırıyor. Bütün tepkilerini de onun üzerinden devam ettiriyorlar. Orada Ruşen Çakır programdan önce 'Abi ben Hopa olayına da gireceğim' dedi. Bende 'Bana söylemene gerek yok. Öyle bir kaygımız yok; sormana bile gerek yok ki' dedim. Program boyunca o konuya girmedi. Programın sonunda Ruşen, bana nasıl çakmak çakmak bakıyor inanamazsınız  'Gözüyle Allah aşkına bana söz ver söz ver' der gibi. Ben de söz verdim. İstesem kapatırdım. Sonra o soru-cevap faslı başladı. Fakat arka tarafta yayın yönetiminde kıyametler kopuyor 'bitirelim artık tamam' diye. Kaygı da sadece yayın planlaması... Başka bir şey değil. Başbakan'ın istemediği bir sorunun sorulmasından ötürü falan filan değil yani.

Televizyonculukta rejiyle dolaylı bir iletişiminiz vardır. Canlı yayında rejiye "Oğuz abi bitir" dediğinde "Anlaşıldı kardeşim bitiriyorum" diye yanıt veremezsiniz çünkü mikrofonunuz açıktır. Ya vücut diliyle ekranda görünmezken yanıt verirsiniz, ya da sesiniz duyulurken şifreli yanıt verirsiniz. Bana da rejiden "Bitir" talimatı gelince, ben de 'peki' dedim. Sırf bu kelime yüzünden bana sosyal medyada ana avrat dümdüz küfredip, hakaret ettiler. Güya ben Ruşen'in Başbakan'ı sıkıştırmasından rahatsız olmuşum... "Yalakayım" ya... Benim bir derdim yok ki. Derdim yayını tamamlamaktı. 2-3 dakika daha gitsek bir şey olmayacak. Hopa meselesi kapanacak, ben de yayını kapayacağım... Hadi şimdi o gün bana küfredenlere bunu anlatın. Orada söylediğim 'peki' rejiyle haberleşmenin yöntemlerinden biriydi.

'BAŞBAKAN'DAN ASLA ŞUNU VEYA BUNU SORUN DİYE BİR TALEP GELMEZ'

Başbakan ile birkaç kez röportaj yapmış biri olarak nasıl bir Recep Tayyip Erdoğan profil belirdi sizde?

Başbakan'a yönelik birçok eleştiri olduğu zaman insanî yanını gördüğümü söylüyorum. Samimi bir insan Erdoğan ve o samimiyette böbürlenmek diye bir şey yok. Çünkü kendisini belediye başkanlığından da biliyorum ve tanıyorum. O dönemde de kendisiyle söyleşi yapmıştım. Anlık tepkileri var kendisinin....Bu da çok insanî bir şey. Tepesi attığı zaman gözü bir şey görmüyor. Başbakanlık'tan kendisine hiçbir zaman şunu sorun bunu sorun diye bir şey de gelmemiştir bugüne kadar. Fakat biz konusunda hassas olduğunu biliriz. Bundan da daha doğal bir şey olamaz. Ama kamuoyunu ilgilendiren bir haber varsa o da sorulur. Gemi tartışması gibi...

Türk medyasının bugün neye ihtiyacı var size göre?

Süper gazetecilik kavramı var. Bunu çok önemli görüyorum. Bir gazeteci televizyona da hizmet verecek, internete de hizmet verecek, radyo varsa ona da hizmet verecek ve gazeteye de hizmet verecek. Az adamla çok iş... Süper gazeteciler dönemi başladı. Ama galiba olan habere oluyor bu ortamda... Endüstriyel habercilik bu... Herkes hamburger gibi "haberburger" yapıyor. Hepsi köfte ama ambalajlar ve sosları farklı... Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    Hava Durumu
    Tümü Anket
    Ne Tür Haber Okuyorsunuz ?

    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    E-Gazete
    • Minute 15 - 13 Aralık 2014 Manşeti
    • Minute 15 - 13 Aralık 2014 Manşeti
    Arşiv